Fetö Bir Yahudi Örgütlenmesidir!
Murat Akan kimdir?
 
Gümüşhane/Kelkit doğumluyum. Ortaokul ve lise eğitimini aynı ilde tamamladım. 1995 yılında Ankara Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldum. Yüksek lisansımı Okan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yaptım. Aynı üniversitenin açmış olduğu ‘Siyaset Okulu’ kursunu da tamamlayarak, siyaset sertifikası aldım. Fiili olarak üniversite yıllarımda başladığım gazetecilik mesleğinde, ulusal basının birçok görsel ve yazılı yayın organlarında 11 yıl çalıştım. Çeşitli kamu kuruluşlarında yaklaşık 10 yıl Basın Danışmanlığı yaptım.
 
Şimdi yazarlığa adım attınız…
 
Aslında yazarlığa 2008 yılında adım attım. “Derin Şifreler” isimli kitapla. Ergenekon soruşturmalarında yayın yasağı getirildiği için kitabın ikinci baskısını yapamadık. O da içerik olarak güzel bir kitaptı. Öyle kaldı.
 
Neden Üst Akıl?
 
Biliyorsunuz Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, Kobani olaylarından sonra bir “Üst Aklın” varlığından bahsetti. Daha sonra ise bu kelimeyi sık sık kullandı. Kanımca bu kelime kamuoyu tarafından soyut bir kavram olarak algılandı. Tam olarak bu kelimenin altı doldurulamadı. Çünkü Sayın Cumhurbaşkanı konumu gereği bu aklın kimler olduğunu açıklamadı. İşte biz bunu somutlaştırabiliriz dedik ve kitabın adını değiştirerek “Üst Akıl” yaptık. Yoksa Üst Akıl’ı yazmaya 2012 yılında başlamıştım. Tabi kitabın adı “Üst Akıl” değildi. “Derin İktidarın Küresel Efendileri” idi. Ancak kitabın editörü değerli dostum Semih Kavak ile fikir jimnastiği yaparken ismini “Üst Akıl” koyduk. Bence iyi de oldu.
 
Peki, var mı gerçekten bir Üst Akıl?
 
Elbette var. Dün ve bugün Türk/İslam coğrafyasında cereyan eden olaylara baktığınızda bunu somut olarak görebiliyorsunuz. Kişiler ve zaman değişiyor ama bizim coğrafyamız üzerindeki plan ve projeler değişmiyor. Özellikle 1839 Tanzimat sürecinden sonraki operasyonların bir ortak aklın ürünü olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Mesela güncel olarak Suriye örneğini verebiliriz. Söz konusu Türkiye olunca ABD, Batı, Rusya, İran ve İsrail aynı amaç etrafında birleşebiliyor. Şüphesiz bu zıtlıkları bir araya getiren bir ortak akıl var. Zira dün ‘hasta adam’ Osmanlı’nın güçlenip ihtişamlı günlerine dönmemesi için yapılan palanlarla, bugün güçlü bir Türkiye’nin önünü kesmek için Ortadoğu’da uygulanan palanlar aynı aklın ürünü. İki asırdan beri Türk/İslam coğrafyasında yürütülen operasyonlar adeta birbirlerinin kopyası. Mesela dün Osmanlı’yı parçalamak için Batı ve politik Siyonist ittifakı ile oluşan Üst Akıl, bu gün de Türkiye’nin küresel bir aktör olmaması için Batı ve Amerika’daki Neocon ittifakıyla sürdürülüyor.
 
Yani Üst Aklın Türkiye’ye bakış açısı hiç değişmiyor…
 
Aynen öyle. Zaten Üst Aklın en büyük özelliği sürekliliğidir. Zaman değişir, kişiler değişir, yöntemler değişir; ancak küresel efendilerin benimsedikleri ideolojilerini, yaşam tarzlarını ve istedikleri yönetim şeklini başka ülkelere dayatmak için giriştikleri toplum mühendisliği asla değişmez. Mesela 1876 yılında Sultan Abdülaziz’e yapılan darbe ile 1960 yılında Adnan Menderes’e yapılan darbenin mantığı ve gerekçeleri aynıdır. Yine Sultan Abdülhamid iktidarını devirmek için ordu içerisinde gizli şekilde örgütlenen İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından gerçekleştirilen İkinci Meşrutiyet ile 28 Şubat sürecinde kullanılan argümanların hiçbir farkı yoktur. Yine en güncel olarak 15 Temmuz darbe girişimi, Üst Aklın Türkiye üzerindeki derin operasyonlarının aynen devam ettiğini gösteriyor. Dolayısıyla Sultan Abdülaziz, Sultan Abdülhamid, Adnan Menderes, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan ile iktidar mücadelesine girişen güç, aynı küresel güçtür. Zira Tanzimat süreci ile yerleştirilen ‘azınlık ideolojisi’ egemenliğine karşı çıkan her milli unsur, Üst Aklın doğal düşmanıdır.
 
Kitapta bu operasyonlar ayrıntılarıyla yer alıyor
 
Tabi. Üst Akıl kitabımızda bunları belgeleriyle gözler önüne serdik. Özellikle 1839 Tanzimat süreciyle başlayan Türkiye üzerindeki toplumsal mühendislik faaliyetlerini ve günümüze kadar yaşanan derin iktidar savaşlarını somut olaylar ve belgeleriyle anlatmaya çalıştık. Bu tarih süreci içerisinde yapılan tüm operasyonların aslında birbirinin kopyası olduğunu tespit ettik. Tarihi olayların arka planına dikkat çekerek iki asır önce yaşanan siyasi olaylarla günümüzde yaşanan siyasi olayların birbirleriyle olan bağlantılarını, benzerliklerini ortaya koyduk. Ve diyoruz ki, bizler bu oyunların, planların farkında olur isek tarih tekerrür etmeyecektir.


 
Özellikle Alliance teşkilatının anlatıldığı bölüm çok ilginç
 
Evet kitabın en çok ilgi çeken konularından biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü o bölümde anlatılan “Alliance İsraelite Universelle” teşkilatı, hem o dönemin Üst Aklının en önemli kurumlarından biri, hem de bugünkü İsrail devletini kuran teşkilat. Daha önemlisi; FETÖ, eğitim örgütlenmesi modeli olarak bu teşkilatı baz almıştır. FETÖ’nün eğitim yapılanması, Alliance Teşkilatının birebir kopyasıdır. Mesela onlar da tıpkı FETÖ’de olduğu gibi öğrencilerine “Şakird” diyor. Alliance’daki “bağışın” yerini FETÖ’de “himmet”, Komitenin yerini “Mütevelli heyetleri” ve Komite Başkanlarının yerini de “İmamlar” alıyor. Alliance Teşkilatı, Osmanlı’nın parçalanmasında ve İsrail’in kuruluşunda büyük rol oynadı. Ancak üzülerek söylemeliyim ki, Türkiye’de bu konuda doğru dürüst makale bile yok. Maalesef şimdiye kadar bu teşkilat bize “eğitim kurumu” olarak tanıtıldı. Oysa araştırmaya başlayınca karşımızda adeta bir istihbarat servisi yöntemiyle çalışan devasa bir örgütle karşılaştım. Öncelikle bu çok ilgimi çekti. Buradan başladım. Gördüm ki bu teşkilat, ‘eğitim’ kılıfı altında Osmanlı’yı bir ahtapot gibi sarmış. Bir nevi legal görünümlü illegal bir örgütlenme biçimi. Sultan Abdülhamid bunu fark edip Müslüman çocukların bu okullarda okumasını yasaklayıp yönetim anlamında kısıtlamalar getirince tüm oklar kendisine çevrilmişti.
 
Ne zaman kuruldu bu teşkilat?
 
Alliance Teşkilatı, 1860’larda Paris’te kuruldu. Görünürdeki kuruluş amacı Evrensel Yahudi Birliğini sağlamak ve Yahudi çocuklarının eğitim seviyesini yükseltmekti. Ancak teşkilat örgütlenmesini tamamlayınca işlevi değişti. Eğitim faaliyetlerinin yanı sıra, dünya siyasetini yakından takip eden, küresel politikalara yön veren bir teşkilat haline geldi. Dikkat edin, Alliance teşkilatının kuruluş tarihiyle Osmanlı’daki saraya karşı muhalif hareketlerin başlaması aynı tarihlere denk geliyor. Zaten bu teşkilatın Jön Türklerle de girift ilişkileri var. Bu ilişkiyi İttihat Terakki içerisinde Dr. Nazım ve Ahmet Rıza sağlıyordu. Alliance teşkilatı kurulurken Yahudilerin yaşadığı her yerde teşkilatlanacağını ilan etmesine rağmen, bu sadece İslam coğrafyasıyla sınırlı kaldı. Üstelik bu kurumlar sadece Yahudi çocuklarının eğitim göreceği okullar olduğu söylenmesine rağmen, bu kural sadece Müslüman çocuklar için bozuldu.
 
Niye?
 
Çünkü Müslüman çocuklarını da bu okullara alarak geleceğin yöneticilerini yetiştirdiler. Bu çocuklar büyüdü, öğretmen oldu, polis oldu, subay oldu, bürokrat oldu, politikaya atıldı ve hatta ülkelerinin başına geçti. Mesela işte bunların en bariz örneği 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar. Alliance okulundan mezundur. Yine İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin beyin takımlarından Feylesof Rıza Tevfik, Emmanuel Carasso, Sultan Abdulhamid’i tahttan indiren Mahmut Şevket Paşa, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda adeta gayri resmi dışişleri bakanı vazifesi icra eden Haim Nahum vs. Bunları uzatmak mümkün. Mesela bu okullarda nasıl bir Yahudi şuuru verildiğine dair bir örnek vereyim size. Bir gün Feylesof Rıza Tevfik oruç yerken Osmanlı zaptiyelerine yakalanır. Tabi Müslüman olup oruç yemek Osmanlı’da suç. Dolayısıyla Rıza Tevfik Yahudi olduğunu söyler. Zaptiyeler bunu doğrulamak için mahallenin hahamına götürürler. Haham onu imtihan eder ve Yahudi olduğuna karar verir. Gerisini siz tahmin edin.
 
İsrail’i bu örgüt kurdu demiştiniz
 
Evet. İsrail’i Alliance mezunları kurdu diyebiliriz. İsrail’in temeli, Alliance’ın bu bölgede kurmuş olduğu Tikveh Tarım Okulu ile atıldı. Önce okul açtılar, sonra çevresini büyüttüler ve buraya ‘misafir’ adı altında Yahudileri transfer ettiler. Daha sonra ise bu okulun öğretmenleri Savunma birlikleri adı altında paramiliter gruplar oluşturdular. Mesela Vilidemir Jabotinsky bu anlamda çok ilginç biri. Gazeteci olarak İstanbul’a gelip tüm Siyonist faaliyetleri örgütleyenlerden. Aynı zamanda Alliance mezunu. İsrail’in Araplara kan kusturan ve İsrail’in kurulmasını sağlayan Haganah örgütün kurucu ve yöneticisiydi.
 
Sultan Abdulhamid dönemi ile Recep Tayyip Erdoğan döneminin benzerliklerine vurgu yapmışsınız. Gerçekten öyle mi?
 
Öncelikle şunu belirtmeliyim. Türk/İslam coğrafyasında ne zaman bir sıçrama olsa, derhal önünün kesildiğini görüyoruz. Batı, Türk/İslam aleminin güçlenerek bir gün yeniden Viyana kapılarına dayanacağı korkusuyla yaşıyor. Bu yüzdendir ki, bu gün Ortadoğu’da bir Türk hakimiyetinden ise, Rus ve İran hakimiyetine razı oldular. Avrupa’da aile kavramı gittikçe yok oluyor. Nüfus yaşlanıyor. Gençlik alkol bağımlısı, eğlence düşkünü ve politik olaylara çok ilgisiz. Türkler güçlü aile yapısıyla Avrupalıları korkutuyor. Bakın iddia ediyorum, Türkiye’yi AB’ye almayacaklar. Zira bugünkü AB politikalarının altyapısını oluşturan Osmanlı döneminin İngiliz Büyükelçisi Strafort Canning ne diyordu? “Türkiye’yi Avrupalı yapmadan Avrupa’da tutmak lazım” Bugünkü Batının politikası işte budur. Türkiye uzarsa budayın, kısalırsa sulayın…
 
Bugünkü benzerlik ne?
 
Yüz yıl önce Sultan Abdulhamid’i devirmek için terör kullanılmıştı. Çünkü Sultan Abdulhamid’i iç dinamiklerle düşürmek zordu. Kimi kullandılar? Dönemin Ermeni terör örgütlerini… İçerden ve dışarıdan desteklediler. Bugün de aynı amaçla PKK/PYD, THKP-C, FETÖ ve IŞID terör örgütlerini kullanıyorlar. Çünkü bugünkü iktidarı demokratik yollardan götürme şanslarının olmadığının farkındalar. Dolayısıyla her halükarda bir dış desteğe muhtaçlar. Ders alınmadığı takdirde tarih tekerrürden ibarettir. Bakın o dönem bütün terör örgütleri ve muhalefet, 2. Jön Türk kongresiyle Sulatan Abdülhamid’e karşı birleştirildi. “Sultan Abdulhamid gitsin de ne olursa olsun” mantığına sahip olan İttihat ve Terakki Cemiyeti, Ermeni terör örgütlerini destekleyip birlikte eylem yapacak kadar gözü dönmüştü.  Bugüne gelelim. 11 ayrı terör örgütü birleşmedi mi? Dini kullanan FETÖ bütün bu örgütlerle ittifak kurmadı mı? Niye? “Tayyip Erdoğan ve Ak Parti gitsin de ne olursa olsun” diye. Yani mantık aynı mantık, plan aynı plan…
 
Osmanlı döneminde Küresel Efendilerin etki ajanlarından bahsediyorsunuz. Bu gün de var mı bu etki ajanları?
 
Olmaz mı efendim. Şimdi bakın, Arminius Vambery, Parvus efendi ve Leon Cahun… Bu üç isim çok dikkat çekici. Osmanlı’nın son dönemdeki değişim ve dönüşümünün mimarlarından bu kişiler. Üçü de Yahudi kökenli. Üçü de Siyonist. Şimdi ne yapmışlar bunlar? “Şarkiyatçı”, “gazeteci”, “Türkoloğ” olarak Osmanlı coğrafyasına gelmişler. Muhalefetle temas kurmuşlar, bürokrasiyi etki altına almışlar, gazetelerde makale yazıp, kamuoyu oluşturmuşlar. Leon Cahun ve Vambery ulusalcılığı körükleyerek imparatorluktaki ayrıştırmayı hızlandırırken, Parvus Efendi de Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’na girmesinin psikolojik altyapısını hazırlamıştır.
 
Özellikle Arminius Vambery ilginç bir kişilik…
 
Elbette… Arminius Vambery, 1857 yılında Osmanlı coğrafyasına “Türkolog” olarak geliyor. Türkiye’ye gelirken önce İslamiyet’i öğreniyor, tam bir Müslüman gibi hareket ediyor. Adını değiştiriyor. Kur’an öğreniyor, namaz kılmasını, abdest almasını öğreniyor…  İstanbul’da 4 yıl kaldıktan sonra tam bir din alimi olup çıkıyor. Kendini hazır hissettiğinde 1862 yılında o ünlü Orta Asya seyahatine başlıyor. Bakın tam 2 bin km yol kat ediyor. Reşit efendi takma adı ve sahte derviş kılığıyla Orta Asya’da tam iki yıl kalıyor. Peki niye? Bize şunu öğrettiler. Efendim işte Vambery Türk boylarını, Türk kültürünü, dilini vs. araştırmak için Orta Asya çöllerine düşmüş! Hayır efendim. Vambery’nin gittiği yerlere iyi bakın. Yahudi nüfusun yoğunlukta yaşadığı Semerkant, Buhara, Tebriz ve Herat gibi yerleri geziyor. Elbette buradaki Yahudilerin Filistin topraklarına göç yollarını keşfetmek, Yahudi nüfusu tespit etmek için. Peki Vambery’yi buna teşvik eden Kim? Bir başka Yahudi Türkolog ve aynı zamanda Encümen-i Daniş’in harici üyesi ünlü Yahudi tarihçi Hammer.
 
Organize işler yani…
 
Kesinlikle. Büyük bir organizasyon var. Bakın Siyonizm’in kurucusu Theodor Herlz’i Sultan Abdulhamid ile Vambery tanıştırıyor. O da Sultan Abdülhamd’den para karşılığında Filistin’i istiyor. Dahası, Vambery Dünya Siyonist Teşkilatı Başkanı David Wolffsohn’u da yakından tanıyor. Hamburg’ta yapılan 9. Dünya Siyonist Kongresi’nde Türkiye’nin mali sıkıntıları konusunda Siyonistlere gizli bilgileri Vambery veriyor. Yani bunlar organize işler. Bakın aynı dönemde bir başka etki ajanı olan Leon Cahun da nereleri dolaşıyor? Mısır’ı, Nil’i, Frat’ı, Nubya’yı, Kızıldenizi, Anadolu’yu… Bakın aynı tarihlerde, yani 1862’lerde... Niye? Tamamen İsrail devletin temellerini atmak için… Nitekim MOSSAD eski direktörü ve İsrail Ulusal Güvenlik Kurulu Sekreteri Efraim Halevy, Londra’da 8 Kasım 2009 tarihinde İsrail İstihbaratı üzerine yaptığı konuşmada ne diyor? “Vambery Siyonizm’in ilk casusu” diyor.
 
Parvus Efendi önemli bir figür. Bir zamanlar siyasetin gündemine de girmişti?
 
Evet girmişti. Dönemin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, partisinin 2010 yılındaki kongresinde Türkiye’nin kültür mozaiğini göstermek için “sahip çıkılması gereken değerli kişiler” listesinde Parvus Efendi’yi saymamıştı. Anamuhalefet partisinin genel başkanı sayın Kemal Kılıçdaroğlu hemen itiraz etmişti. Niye bu listede Parvus Efendi yok diye… Tabi bu büyük bir gaftı. Çünkü sanırım Kılıçdaroğlu Parvus Efendi’nin kim olduğunu bilmiyordu…
 
Peki kimdi Parvus Efendi?
 
Asıl adı Alexander İsrael Helphand. Bir Rus Yahudi’si. Aynı zamanda Moskova’daki Uranis Locası’na kayıtlı bir mason. 1905 Rus devriminin liderlerinden. Türkiye’ye gelince adını “İskender Efendi” olarak değiştiriyor. Ancak daha çok Parvus Efendi adıyla bilinir. Lenin’den Woll Street patronlarına, İttihat Terakki’nin patronlarından Siyonistlerin İstanbul’daki temsilcilerine, nihayet Hitler öncesi Alman hükümetine danışmanlık yapan karanlık bir sima Parvus Efendi. 1910 yılında Türkiye’ye bir Alman gazetesinin muhabiri olarak geliyor. Dönemin ünlü gazetelerinde savaş yanlısı ve Türkçü yazılar kaleme alıyor. Bakın Parvus Efendi, 1. Dünya Savaşı’ndan tam 10 yıl önce bir savaşın çıkacağını dile getiriyor. Yetmiyor, 1907 yılında kaleme aldığı “Die Kolonialpolitik und der Zusammen Bruch” yani Sömürgecilik Politikası ve Yıkılışı adlı bir de kitap kaleme alıyor. Ne diyor bu kitapta? Avrupa devletleri arasında büyük bir savaşın çıkacağını söylüyor. Parvus Efendi’nin görevi, Osmanlı’yı Almanların safında savaşa sokmaktı. Bunu da başarmıştı. İttihatçılarla ilişkiyi de İttihat ve Terakkinin beyni ve ünlü Siyonist Emmeanuel Carasso sayesinde kuruyor. Carasso ile Parvus Efendi aynı zamanda ticari ortak. Ne yapıyorlar? Türk Ordusu’na silah ve yiyecek temini… Rusya’da sosyalist, Türkiye’de Türkçü, Almanya’da işadamı olarak karşımıza çıkan bu kişinin aslında bir Alman casusu olduğu yıllar sonra ortaya çıkacaktı.
 
Tabi Osmanlı’yı savaşa sokmak için Sultan Abdülhamid de bertaraf ediliyor…
 
Elbette. Sulatan Abdulhamid devrilmeden Osmanlı’nın parçalanması, savaşa sokulması kolay değildi. Küresel politikaların önünde ‘takoz’ olarak görülen sultan saf dışı edilmeliydi. Burada Alliance teşkilatı devreye giriyor. Yetiştirdiği öğrenciler işbaşındaydı. Mesela Hareket Ordusu’nun başındaki Mahmut Şevket Paşa Alliance mezunuydu. Yani Sultan Abdulhamid’i deviren adam. Yine 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar… Sultan Abdulhamid’i devirmek için Hareket Ordusu’na gönüllü asker toplayanlardan biriydi.
 
Bu anlamda 31 Mart Vakası’na da farklı bir yaklaşımınız var?
 
Tabi şimdi 31 Mart Olayı gerçekten ilginç bir vakıa. Şimdiye kadar bize “Gerici ayaklanma” ve “Şeriat ayaklanması” diye yutturdular maalesef.
 
Öyle değil mi?
 
Değil efendim. ‘İrtica’ Arapçada geriye gidiş, eskiye dönüş anlamındadır. 31 Mart Vakası’nda böyle bir durum söz konusu değildir. Meşrutiyet ilan edilmiş ve parlamenter sistem mevcuttur. İsyancılar parlamenter sisteme karşı değiller ki… Bütün taleplerini meclise sunuyorlar, meclisi muhatap alıyorlar. Sadece 3-5 milletvekilinin istifasını, kellesini istiyorlar. Bu isyana ‘gerici ayaklanması’ ya da ‘şeriat ayaklanması’ demek gerçekten çok komik. Velev ki bu insanlar şeriat adına ayaklansın. Şer-i hükümlerle yönetilen bir devlette şeriat istemek niye gericilik olsun ki? Bugün birileri çıkıp “biz daha fazla demokrasi istiyoruz” diye ayaklansa bunlara ‘gerici’ mi diyeceğiz? 31 Mart Vakası, Sultan Abdulhamid’i tahttan indirmek için 1909 Darbesinin son halkasıydı. İngilizler, Alman hakimiyetine giren İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne bir göz dağı vermek için böyle kontrollü bir isyan tertipledi. Cemiyet içerisindeki kendi adamlarını kullanarak çıkarmış olduğu bir isyan. Böylece hem cemiyet üzerindeki İngiliz hakimiyeti sağlandı, hem Sultan Abdulhamid bertaraf edildi. Dikkat edin, bu isyanın çıkmasında rol oynayan kişilerin çoğu ya İngilizler tarafından bizzat kaçırıldı, ya da Divan-ı Harpte yargılanıp mahkum olanlar yine İngilizlerin ricasıyla serbest bırakıldılar.
 
Geçmişte ‘gazeteci’ ‘Türkolog’ ‘diplomat’ olarak gelen etki ajanlarının günümüzdeki versiyonları ne?
 
Aslında planlarda değişen hiçbir şey yok. Sadece zaman ve kişiler değişiyor… Bakın bugün de ‘gazeteci’ kimliğinde ülkemize giren pek çok ajan var. Özellikle Güneydoğu’da yakalanıp sınır dışı edilenlere herkes şahit oldu. Bakın Ermeni Terör olaylarının yoğun olarak arttığı 1895’lerden sonra Sultan Abdul Hamid Han 1898 yılında bir “Doğu İlleri Raporu” hazırlatıyor. Bu raporda özellikle ‘gazeteci’ kimliğinde Güneydoğu illerine gelip terörü destekleyen, bilgi toplayan birçok ajanın olduğu ifade ediliyor. Bugün farklı mı? Hayır. Hatta eskiden gizli yapıyorlardı, şimdi açıktan yapıyorlar. New York Times gazetesi bu ülkenin cumhurbaşkanına karşı NATO’yu göreve çağırmadı mı? Yine ‘işadamı’ ‘diplomat’ olarak gelip Türkiye’de çeşitli görüşmelerin yapıldığını bilen biliyor. Bunlar devletin kayıtlarında var.
 
Peki, kim bu Üst Akıl?
 
Çalışmamızın adı olan “Üst Akıl” kavramı, her ne kadar ‘soyut’ bir söylem olarak algılansa da, aslında iki asırlık tarihsel süreç incelendiğinde bu kelimenin altının sanılandan çok daha dolu olduğunu görüyoruz. Her şeyden önce Üst Akıl bir uluslar arası toplumsal mühendislik faaliyetidir. Küresel sermaye gücünü elinde bulunduran baronlar, dünya çapında kurmuş oldukları sivil toplum örgütleri, düşünce kuruluşları ve medya ağı sayesinde çıkarlarına dokunan, orijinal kültür kodlarına dönmek isteyen ve milli imkanları harekete geçiren tüm ülke yöneticilerini hedef olarak görüyor. Birçok ülkenin milli bütçesinden daha fazla imkana sahip olan bu küresel sermaye baronları, ellerindeki finansal gücü, medya ağını ve lobi faaliyetlerini kullanarak toplumun fikir ve düşüncelerini, yaşam tarzlarını ve en önemlisi de meşru iktidarlarını çeşitli operasyonlar yoluyla değiştirebiliyorlar. Dolayısıyla Üst Akıl, küresel ve devletler üstü bir toplum mühendisliğinin adıdır. Piramidin tepesinde yer alan sermaye baronları, ellerindeki tüm imkanları kullanarak devlet yöneticilerini, ülke bürokrasisini, aydınları rahatlıkla etkileyerek kendi yörüngelerine sokabilmektedirler. Bilderberg toplantılarına bakın. Neden bu toplantıları yapıldıkları ülkelerin askerleri değil de NATO askerleri koruyor? Neden bu toplantılarda not almak, açıklama yapmak yasak? Neden bu toplantılara katılanlar önemli mevkilere geliyor? Alın size Üst Akıl… Ancak şunun altını özellikle çizmek isterim; Üst Akıl, “Üstün Akıl” demek değildir.
 
Daha somut olarak söyleyecek olursak?
 
Bakın Üst Aklın küresel baronlarından biri olan David Rockefeller ne diyor? Almanya Baden’deki Bilderberg toplantısında ‘Üst Akıl’ı tarif ederken aynen şöyle diyor: “Washington Post, The New York Times, Time Dergisi ve diğer büyük yayınlara şükran borçluyuz. Senelerdir toplantılarımıza iştirak etmelerine rağmen ketumiyet sözünü tuttular. Eğer toplantılarda konuştuklarımız kamuoyunun bilgisine sunulsaydı, bizlerin dünya için bir plan geliştirmesi imkansız olurdu. Fakat dünya artık çok daha girift ve dünya hükümetine doğru gitmek için çok daha hazır. Entelektüel elit ve dünya bankerlerinden oluşan uluslar üstü bir yapı, geçen yüzyıllarda uygulanan kendi ulusal geleceğini tayin etmeden kesinlikle daha iyidir.” David Rockefeller’in, “Dünya bankerlerinden oluşan uluslar üstü yapı” olarak tarif ettiği Üst Akıl, düzenlemiş olduğu gizli toplantılarla dünya siyasetine yön vermektedir. Dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde seksenine hükmeden bu gizli/küresel seçkinler grubu; siyaset, sanayi, ekonomi, ticaret, banka/sermaye, silah, medya vb. unsurlar başta olmak üzere, birçok alanda güçlü ve gizli bir örgütlenme sağlamışlardır. Dolayısıyla dünyadaki siyasi ve ekonomik krizlerin, savaşların, ihtilallerin, siyasi cinayetlerin, hükümet düşürmelerin meydana gelmesinde bu Küresel Efendi’lerin rolü oldukça büyüktür.
 
Bugünkü Üst Akıl görevini kim icra ediyor?
 
Şimdi tek cümleyle “Üst Akıl kim” diye sorarsanız, söyleyeyim: Politik Siyonizm… Bir Siyonist teşkilatlanma olan B’nai B’rith, Üst Aklın tepedeki kuruluşudur. 1843 yılından beri faaliyette ve 70’ten fazla ülkede temsilcisi var. Aynı zamanda Birleşmiş Milletlerde (BM) temsil edilen tek Sivil Toplum Kuruluşudur. Bu örgütün alt kolları Bilderberg Grup, The American-Israil Public Affairs Committee (AIPAC), İsrail Politika Forumu (IPF), Anti-Defamation League (ADL-İftira ve İnkarla Mücadele Birliği), Amerikan Yahudi Komitesi (AJC) ve Jewish Institute for National Security Affairs (JİNSA) gibi dev bütçeli Yahudi lobi kuruluşlarıdır. Üst Aklın küresel çaptaki siyasi temsilcileri ise Amerika’daki Neoconlardır. Dünya siyasetine bakın hep onları göreceksiniz. Dev medya kuruluşları var, düşünce kuruluşları var, lobileri var, siyasetçileri var. Bakın size çok somut bir örnek vereyim. İsrail Dışişleri Bakanlığı’nın eski bürokratlarından Oded Yinon, Ortadoğu ile ilgili 1982 yılında bir rapor hazırlıyor. Ne diyor raporda? Irak ve Suriye 3 bölünecek. Irak şu anda fiilen üçe bölünmüş durumda. Peki ya Suriye? Suriye de 3’e bölünmüş durumda. Peki, bu rapor nerede yayınlanıyor. Siyonistlerin ‘Kivinum’ isimli dergisinde. Bugün İsrail ne diyor? Suriye 3’ bölünmeli diyor. İsrail Savunma Bakanı Moşe Yaalon da Suriye’nin bölünmesinden yana olduklarını söylüyor. Şimdi bazılar “Üst Akıl” kavramını sulandırarak bütün bu gizli faaliyetlerin üstünü örtmeye çalışıyor. Ama sanırım 15 Temmuz darbe girişimi, bu kavramın içinin ne kadar dolu olduğunu gösterdi… Üst Akıl, 15 Temmuz’un tam ortasındaydı. Darbe girişiminde bulunanların sadece FETÖ’cü subaylardan ibaret olduğunu düşünmek saflıktır. 15 Temmuz, aslında Üst Aklın vurucu gücü durumundaki NATO operasyonuydu. Zaten Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanı açık açık söyledi. Ne dedi? Darbe girişiminde bulunan askerlerin tutuklanmasından sonra “Muhataplarımız hapse atıldı” dedi.
 
Haberandum.Com
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.